top of page

EZGİYLE GELEN

Abdi İpekçi Öykü Yarışması Ödülü

Sürücü aslında radyonun o istasyonunu açmayı istememiştir. O ezgiyi siz radyo haberleri saati geldiği, sürücü, yolcuların dinlemesi için radyoyu açtığı ve uygun istasyonu aradığı sırada işitmişsinizdir. Yalnızca birkaç saniye sürmüştür. Fakat yeterlidir. O birkaç saniyelik tıngırtı sizi almış önce yerden yere vurmuş, daha sonra göz pınarlarınızın eşiğinde biriken yaş damlacıklarının koyu mor ve kahverengi dağ yamaçlarına vuran gün ışığının katkısıyla oluşturduğu minik, pırıl pırıl ve rengarenk dairelerden birine sığdırabilmiş, sizi geçmişiniz ve geleceğe ilişkin düşlerinize tutsak etmiştir.

 

Önce yanık, ılık, sade ve tanımı güç bir hüzün duyumsamışsınızdır. Pencereden dışarı bakmaya başlamış, hızlı hızlı yürüyen telefon ve elektrik direkleriyle, tek tük rastladığınız ağaçları izlemeye koyulmuşsunuzdur. Alt dudağınızın iç yüzeyinden iri bir bölümü dişlerinizin arasına almış hatırı sayılır bir ölçüde güçlü, neredeyse canınızı yakacak denli bastırarak sıkmaktasınız. Çeneniz titremekte.

 

Burnunuz, dışarı akıtmaya çekindiğiniz gözyaşınızla dolu, aktı akacak. Bu arada boğazınızda bir yumruk. Yutkunup, boğazınızı kurtaramıyorsunuz. Güneş, artık eskisi gibi otobüs dönüşlerinde ensenizi yakmıyor. Bir yaz akşamıdır. Ağaç gölgeleri kendi boylarının birkaç katı.

 

Sürücü, radyodan umduğunu bulamamış kaset çalara sevdiği kaseti çoktan yerleştirmiştir. Sizin kafanızda o ezgi, yakıp tutuşturan o ezgi. Kasetten gelen sesi işitmiyorsunuz bile. Arada bir karşıdan gelen bir otobüs ya da başka bir aracın hızla yaklaşıp yok olan gürültüsü, ve o ezgi... Siz yoksunuz artık. Bu otobüsün içinde sizden eser yok. Yanınızdaki koltukta oturan kişi, iki kişilik yerde rahat rahat yolculuk ediyor.

 

Kuşlara, kuzulara, yorgun argın evine dönen çiftçilere bakıyorsunuz sözüm ona. Oysa görmüyorsunuz. Bilmediğiniz, görmediğiniz bir noktaya gözlerinizi bağlamış dinlendirmektesiniz. Yalnızsınız. Yalnız olduğunuzu bilmek hem korkunç hem de rahatlatıcı sizin için. İç çekmektesiniz. Elinizin biri çenenizin altında. Dirseğinizi, bacak bacak üstüne attığınızda üstte kalan dizinizin üzerine yerleştirmişsiniz. Onu düşünüyorsunuz. Evet düşündüğünüz ondan başkası değil. Birlikte dolaştığınız kırları, izlediğiniz sinema filmlerini, uzun konuşmalarınızı.. Onun kendisi, saçları, endamı, gözlerisiniz. Yuvarlak yakalı gömleğinin ince dantel işlemelerindeki desenlere varıncaya kadar onunla dolusunuz. Atan sizin yüreğiniz değil onun. Sonunda yutkunabiliyorsunuz. Sizi bu denli etkileyen o ezgiyi bir süre için aklınıza getirmemeye çalışıyorsunuz. Yeni bir sigara daha... Oysa her yakışınızda tütünden sonsuz rahatsız oluyorsunuz. Ağzınızda bıraktığı tad korkunç. Pişmemiş taze fasulye çiğnemiş gibi ağzınızın içi. Öyle metalik, öyle acı. Birden yanınızdakinin uyarısıyla irkiliyorsunuz. Sürücü yardımcısı kolonya sunuyor. Bir an duralıyorsunuz. Sonra avuçlarınızı uzatıp, adamın döktüğü kolonya ile ellerinizi yüzünüzü serinletiyorsunuz. İyi geliyor. Rahatlıyorsunuz. Otobüs birazdan duracaktır. ‘Yarım saat yemek ve ihtiyaç molası’dır. Herkesten önce davranıp, kendinizi dışarı atmak ve temiz havaya ulaşmak her zaman çekici gelmiştir size. 

 

Ondan tam anlamıyla koptuğunuzu görmek ne kötü. Oysa sizi anlamalıydı. En azından bir çaba gösterebilirdi bunun için. Neden bu denli katı olmuştu ki. O akşam, her şeyin sona erdiğini ilk kez gördüğünüz, anladığınız o akşam ne çok acı çekmiştiniz. Bir yalvarmadığınız kalmıştı ona. Size, tutucu olmamanızı söylemiş, bir “odun” alarak geldiğiniz dünyadan hiç olmazsa biraz olsun yontularak gitmeye çaba göstermenizi önermişti. Şimdi anımsayamadığınız bir konuda uzun, çok uzun tartışmıştınız. Onun söylediklerine hiç kırılmamıştınız. Sözleri hakaret dolu olsa da size hiç kırıcı gelmezdi... Çünkü onu kendinizden bir parça, etiniz, tırnağınız, saçınız, yüreğiniz gibi benimsemişsinizdir. O size aittir, siz ona. O sizsiniz, siz de o. Kırılmak olanaksızdır.

 

Yeniden hüzünleniyorsunuz. Aklınızda, tablosunu herhangi bir yerde görebileceğiniz ağlayan, daha doğrusu ağlamaklı bir yüz anlatımıyla bakan o çocuğun resmi geliyor. Yuvarlak yüzlü hani, kahverengi ceketi olan. Saçından ince bir perçem alnına düşmüş. Dudakları, burnu, kaşı birer destan. Kendince düşüncelere dalmış. Ağzının her iki yanında dudak köşeleri hafif, ama çok hafifçe aşağı düşük. Korkmuş, ne yapacağını, nasıl yardım isteyebileceğini kestiremiyen, kıvılcım gözlü çocuk. Kendinizi o çocuğun yerine koyuyorsunuz. Böyle yapmak sizi rahatlatıyor. Çocukluğunuzdaki anılarınız gözünüzün önüne bir bir geliyor.

 

Onu hiç, ama hiç bağışlamayacaksınız. Bundan çok emin olduğunuzu düşünüyorsunuz. Zaten en başından yanlıştı. Uyuşan en ufak bir zevkiniz, ortak bir tutkunuz yoktu, ikiniz aynı anda aynı şeye yanlış veya doğru dememişsinizdir. Tümüyle farklı iki kişinin tam bir sevgiye ulaşması olanaklı olabilir mi? Yanlıştı canım. Başlamamalıydı.

 

Onu ne çok kıskanırdınız. Her şeyden, herkesten ölesiye kıskanırdınız. O ise birçoğunu saçma, yanlış ve gereksiz bulurdu. Saçlarını kıskandığınız o günü anımsıyorsunuz. Bir masada topluca otururken rüzgar hızlıca esmiş, onun saçlarını yanında oturan ortak arkadaşınızın yüzüne savurmuştu. Kıskançlıktan donmuştunuz. Saçlarına sahip olmalıydı. O an birşeyleri parçalamak, yıkmak, yok etmek geçmişti içinizden. Ona öyle bakmıştınız ki, kızcağız neye uğradığını şaşırmış, ne olduğunu anlayabilmek için uzun uzun sizi izlemiş, soran bakışlarla sizi süzmüştü. Sonrasında saatler dolu tartışmalar... Biraz daha dikkatli olabilirdin! Ben rüzgarın ne zaman ve nereden eseceğini nasıl bilebilirim ki! O zaman o kadar yakın oturmasaydın! İyi artık! Oturacağım uzaklığı da önceden ölçeyim mi yani!... Sonunda karşılıklı, yüksek perdeden, felsefi içerikli, uzun cümleler ve tartışma doğuran konuyu çoktan unutmuş olmanın verdiği rahatlama. Karşılıklı özür dilemeler, üzülmeler... Belki de yanlızca, kim bilir, düşünceleriniz değil de, düşünüş biçimleriniz benziyordu, sizi bu bağlamıştı birbirinize.

En başından yanlıştı. Ne siz öyle birini sevebilirdiniz, ne o sizin gibi birisini. Şükür ki daha ileriye gitmemişti, yüzüktü, sözdü, nişandı; ortada yoktu bunlar. Evet iyi oldu. böylesi en doğrusudur. Biraz geç oldu belki ama, iyi oldu, zamanında sayılır. Tüm yaşamınızı bir arada geçirme düşüncesi şimdi boş bir düş olarak anılarınızın arasında. Olacak şey değil. Tam bir macera olurdu bu. Neyse, geçti artık. Her şey bitti. Rahatsınız.

 

Karanlık olmuştur. Moladan sonra otobüs daha sessiz. Yemekler yendi, tekrar otobüse binildi. Sürücü yardımcısı gözünü ovalayarak su servisi yaptı. Otobüs motorunun gürültüsü daha anlaşılır bir homurtu olarak işitilebiliyor şimdi. Sürücü, yolcuların uyuyabileceğini göz önünde bulundurarak, kasetçalarını yalnızca kendisinin işitebileceği kadar açmıştır. Artık pencereden dışarıdaki dünyayı göremiyorsunuz. Dikkatli baktığınızda tek tük ev ışıkları seçilebiliyor ancak. Gözucuyla yanınızdakini süzüyorsunuz. Kırk, kırk beş yaşlarında bir beydir. Çoktan uyuyaklamıştır.

 

Yüreğinizde anlamsız bir sıkıntı var. Ne çok çalışsanız da onu unutmanız söz konusu değil. Onu duyumsamak, içinizden onunla konuşmak, saçlarının hareketini izlemek, bir oya gibi beyninize resmettiğiniz gözlerini, bakışlarını... Kimbilir ne yapıyor şimdi. Oturmuş kitap okuyordur belki de. Acaba çay içiyor mu. Gününün kaçıncı sigarasındadır. Uyumuş mudur. Yemeğini yedi mi akşam. Öğleden sonra yağmur yağdıysa ve yanında şemsiyesi yoksa ıslanmış mıdır…

 

Kendinizi onu düşünmemeye zorlamıyorsunuz. Başaramayacağınızdan değil yanlızca, sevgi kendiliğinden oluşmalıdır eğer oluşacaksa. Ve yine kendiliğinden yok olmalıdır. Buna inanıyorsunuz. Yoksa kalıcı olmaz, yapay olur. Uzun uzun bıyığınızı kemiriyor sonra vazgeçiyorsunuz. Size kaç kez söylememiş miydi bunu yapmamanızı, çok sinirlendiğini. Oysa şimdi o yok. Dilediğinizi yapabilmelisiniz. Ama olsun. Bıyık kemirmek zaten güzel bir alışkanlık değil.

 

Okuyacağınızdan son derece emin bir şekilde otobüsün hareketinden az önce aldığınız dergiler, gazeteler önünüzdeki koltuğun arkasındaki fileli bölmede olduğu gibi duruyor. Nedense canınız istememiştir. Onun yerine düşünmeyi, sigara içmeyi ve uzakları seyre dalmayı yeğlemişsinizdir. Sonra o ezgi... İşte yine kulaklarınızda ve beyninizde. Bakışlarınız birdenbire donuklaşıvermiştir. Derin derin iç çekme gereksinimi. Ama daha önceki duygulanım yok şimdi. Onun yerini bir tedirginlik, hafif bir korku ve üzüntü almıştır. Yol kenarındaki yansıtıcılı işaret direkleri hızla ve birbiri ardına gözden kayboluyor. Siz her an ondan biraz daha uzaklaşıyorsunuz. Birdenbire karar vermiş, ne bulduysanız valizinize tıkıştırmış, bulduğunuz ilk taksiye atlayıp, terminale gelmiş ve yine bulduğunuz ilk otobüsle o kentten, onun bulunduğu havasını soluduğu, yaşadığı o kentten kaçar gibi uzaklaşmışsınızdır. Orada bir an bile kalmak size korkunç gelmiştir. Sanki ondan ürkmüşsünüzdür.

 

Başaracaksınız. Bundan eminsiniz. Onu unutmaya kararlısınız. Bunun da en kolay yolu uzaklaşmak.

 

Artık iyice gece olmuştur. Dışarıda karanlık her yönüyle egemen. Günün yastığa çeyrek kala zamanı. Yanınızda oturan adam uykusunu çoktan yarıladı bile. Sizin işiniz sevdayla. Zamanı durdurabilmeyi ne çok istediğinizi düşünüyorsunuz. Uykunuz var aslında, günlerdir gözünüzü bile kırpmadınız sayılır.

 

Ezgiyi unuttuğunuzu fark ediyorsunuz. Aradan geçen birkaç saat içinde bütünüyle unuttunuz ezgiyi. Anımsamaya çalışıyorsunuz. Olmuyor. Sık sık olur bu. Sizi çok etkileyen, çok duygulandıran müzikleri unutmanız, çok istemenize karşın anımsayamamanız yeni bir şey değil.

 

Ne garip. Önce unutmaya, şimdi de anımsamaya çalışıyorsunuz. Yoksa bu bir açıklama mı. Sizin için, yapmanızın zor olduğu şeylere çaba göstermek mi yaşamak. Derken o geliyor yine. Kar beyazı gömleği, yandan yırtmaçlı gri ve siyah kareli eteği ve insanın boş bulunarak bir şey yaptığı, sonrasında da farkına varıp, “tüh, hay Allah” dediği andakine benzer gülümsemesiyle o. Her bir teli tam istediğiniz yerde, hafif dalgalı saçlarıyla, gözlerinin tanımı zor ve bulutları andıran ışıklarıyla geliyor, yerleşiyor benliğinize. Uysal, sessiz ve tepkisiz karşılıyorsunuz onu. Ürkütmemeye çalışıyorsunuz. Ezgi hala görünürlerde yok.

 * * *

Her şey ne çabuk olup bitmiştir. Otobüsün sabahın ilk ışıkları yeni yeni sökün ederken girdiği küçük kasabada, sürücü yardımcısını derin uykusundan uyandırmış, sorduğu her soruya başınızı evet anlamında sallayarak yanıt vermiş, ensesini kaşıya kaşıya çıkarıp verdiği valizinizi kapıp, yolun karşısına geçmiş, henüz açık olmayan dükkanların önünde bir süre ayakta beklemiş, daha sonra, yaptığınız işaret üzerine duran otobüse kendinizi atmış, bir önceki akşam öfke üzüntü ve karmakarışık duygularla apar topar ayrıldığınız kente doğru yol almaya başlamışsınızdır. Oturduğunuz koltuğun diğer otobüstekinin aksine biraz daha geniş ve rahat olduğunu hissediyorsunuz. Gözleriniz, yolun orta şeridinin görünmez olduğu noktaya denk düşen ufuk çizgisi üzerine kenetlenmiştir. Sürücünün sağ ayağısınız, gaz pedalına basar gibi basıyorsunuz geçmek bilmeyen dakikaların üzerine..

 

Şu anda mışıl mışıl uyuyor olmalı. Sizi aramıştır belki. Bulamayınca endişelenmiş midir kimbilir..

© 2026 Abidin Sönmez. Tüm Hakları Saklıdır.  [Telif Hakları ve Kullanım Şartları]

bottom of page