top of page
1755235180542.jpg

HARİKA ÖNYARGIM

Yarım saati aşkın yolculuk boyunca hiç konuşmamıştı. Aslında hiç susmayan bir çocuk olduğunu söyleyebilirim. Her zaman bıcır bıcır konuşan, sorular soran dünya tatlısı bir kız olmuştur o. Ama şimdi konuşmuyordu, haklı olarak.

 

Bir gün önce salonda oynarken koltuğun üzerinden ters takla atarak yere düşmüş, kolunu incitmişti. Ertesi sabah dirseğinin şiştiğini görünce onu hemen hastaneye götürmüştük annesi ile birlikte, itirazlarına, “gitmek istemiyorum”larına aldırış etmeden. Neyse ki kırık ya da çatlak yoktu. Bakan hekim bir süre alçıda kalmasının yararlı olacağına karar vermiş, annesinin sakinleştirme çabaları eşliğinde omuzundan bileğine kadar alçı uygulamıştı koluna. Bütün bunlar olurken ondan beklemediğim ölçüde sakin ve sessizdi. Henüz yedi yaşındaydı oysa, ilkokula yeni başlamıştı. Fakat hiç ağlamamış, sadece zaman zaman yüzünü buruşturmuştu, korktuğunu belli ederek, o kadar.

 

Hastaneden çıkarken kolundaki alçıya bakıp bakıp yüzünü buruşturdu bir süre. Nereden çıktı şimdi bu dercesine. Kısık ve yorgun bir sesle “şimdi herkes bana bakacak” dedi. Bir yandan konuşuyor bir yandan da diğer eliyle alçılı kolunun üzerini örtmeye çalışıyordu. Alışması zaman alacaktı anlaşılan. Topu topu on gün kalacağını, bu süre içinde okula gitmesinin şart olmadığını anlatarak onu rahatlatmaya çalışıyorduk. Oysa o, okula gitmek istediğini söylüyordu ısrarla. Evde dinlenmesinin daha iyi olacağına onu ikna edemedik.

 

Annesini işyerine bırakmış okula gidiyorduk. Birkaç kez ağrısının olup olmadığını sordum. İyi olduğunu, herhangi bir yerinin ağrımadığını söyledi kısacık cevaplar vererek. Tedirgin, küskün bir yüzle dışarıyı seyrediyordu.

 

O sustukça ben konuşuyordum. Türlü şaklabanlıklar yapıyor ve onu güldürmeye çabalıyordum, ne de olsa önemli bir olay geçmişti başından ve bunu olağan karşılayabilmesi zor olabilirdi. Yardımcı olmalıydım.

 

Neşesizdi, haklıydı tabii. Başka zaman olsa katıla katıla güleceğini biliyordum. Oysa şimdi şakalarımı anlamazdan geliyor, çok çok hafiften gülümsemekle yetiniyordu.

 

Şakalarımız, esprilerimiz sonraki yıllarda çok farklı boyutlar kazandı. Şimdilerde baba kız, farklı bir espri ve şaka anlayışına sahibiz. Yaptığım esprilerin gülmeye değer olmadığını söyler durur. Bu onda bir alışkanlık haline geldi zaman içinde. Bense onun bu alışkanlığını bildiğim için bilinçli olarak, zorlama ve onun deyimiyle “bayat” espriler yaparım sık sık. Hemen ardından da gülmesini bekleyen özel bir yüz anlatımı takınarak ona bakarım, kasıtlı olarak elbette. O ise anlamsız anlamsız süzer beni her seferinde. “Sen ne diyorsun yaa?” dercesine. Bir yandan da burun kenarlarını hafif, belli belirsiz yukarı kaldırır. Hani okuduğumuz, işittiğimiz bir fıkra hiç komik gelmez de yaparız..

 

Sonunda ben dayanamayıp yaptığım “espri”ye değil ama onun verdiği bu tepkiye gülmeye başlarım kahkahalarla. Derken dayanamaz, o da katılır benim gülmeme ister istemez. Birlikte çok eğleniriz.

 

Bir keresinde neden “bayat” espri yaptığımı ona şöyle açıklamıştım: “Senin gülmeni istemediğim için bayat espri yapıyorum. Böylece ne oluyor, kimse ortak olmadığı için tüm hoşluğu bana kalıyor. Doya doya gülüyorum o zaman, esprinin tamamından ben yararlanmış oluyorum...” O günden sonra beni arkadaşlarıyla tanıştırırken: “Bak, bu benim babam. Çok espritüel biridir fakat kendi yapar, kendi güler..” diye tanıtır..

 

- "Tatlım istersen seni eve götüreyim, okula gitmen şart değil, bak kolun alçıda. Böyle durumlarda devamsızlık normaldir." diye ısrar edecek oldum.

 

-“Hayır baba. Eve gitmek istemiyorum, beni okula götür.” dedi incecik sesiyle. Evde sıkılmaktansa okulu yeğliyor herhalde diye düşündüm. Üstelemedim.

 

Ulaştığımızda biraz daha iyi görünüyordu, gülümsemiyordu ama yüzü de asık sayılmazdı. Merdivenleri yavaş yavaş ve dikkatle çıktık, kolunu bir yere çarpmaması gerekiyordu. Bu gibi konularda her zaman çok titiz olmuştur. Sınıfının bulunduğu koridorda yürürken adımlarının sıklaştığını farkettim. Ben kapılardaki küçük levhalara bakarak ilerlemeye çalışırken o çoktan iki üç adım önüme geçmiş, sınıfının kapısına yönelmişti bile.

 

İki ders arasına denk gelmiştik. Içerde öğretmen yoktu, derse giriş zili henüz çalmamıştı. Kış günü olduğundan çocuklar dışarı çıkamamış, dersin başlamasını sınıfta bekliyorlardı. Hepsi biraraya toplanarak büyük bir grup oluşturmuş, kendi aralarında bir oyun oynuyorlardı. Oyunun bir bölümünde tam bir sessizlik egemen oluyor, bir süre sonra hepsi bir ağızdan yüksek sesle konuşuyor, bağrışıyordu. Bu arada itişmeler, kakışmalar.. Onlara bakmadan, sadece işittiklerinizle bile neler olup bittiğini anlayabiliyordunuz.

 

Hemen içeri dalmaya kalktı. Kolundan tutup durdurdum, yanaklarından öperek onunla vedalaştım. Paltosunu almak istedim. Vermedi. Paltosu alçılı kolunu kapatıyordu. Arkadaşlarının görmesini istemiyor diye düşündüm daha önceki konuşmalarımızı anımsayarak ve sesimi çıkarmadım. O akşam kendisiyle konuşmaya karar verdim. Bir insanın kolunun alçıya alınmasında rahatsız olunacak herhangi bir şeyin bulunmadığını anlatacaktım ona. Kolu, bacağı alçılı insanlar gösterecektim, denk gelirse.

 

Üzülmüştüm. Alçılı kolunu arkadaşlarına göstermek istemediğini düşünmüştüm ve buna canım sıkılmıştı. Çünkü nasıl olsa farkedilecekti ve yavrum kendini kötü hissedecekti bütün gün. Kafamda bu düşüncelerle bulunduğum katın merdivenlerine kadar gelmiştim. Uzaktan çocukların seslerini ayırdedebiliyordum, anlaşılan oyuna devam ediyorlardı.

 

Birkaç merdiven indikten sonra içim rahat etmeyerek geri döndüm. Kızımı orada öylece bırakamazdım. Kimbilir, şimdi gitmiş en arka sırada yapayalnız oturuyordur. Canı sıkkın olduğu zamanlar yaptığı gibi dudak köşeleri hafiften aşağı düşmüştür belki de. Bu hiç katlanamadığım bir görüntüdür. Yavrucuğumun bütün günü tatsız geçecek.. Belki öğretmeni ona yüksek sesle geçmiş olsun diyecek ve bütün arkadaşları kolunun alçıya alındığını anlayacaklar. Belki de ağlar bu durum karşısında. Bunu düşünmek bile adımlarımı hızlandırmama yetiyordu.

 

Onunla konuşmalı, onu ikna etmeli ve kolundaki alçı ile barıştırmalıydım. Evet evet, bu kesinlikle çok önemliydi, ihmal etmemeliydim. Alçının üzerine arkadaşlarına imza attırmasını, isimlerini yazdırmasını söylemeli, hatta ben oradayken birkaç arkadaşına bunu yaptırmalıydım. Kolundan çıkarıldığında güzel bir anı olarak saklayabilirdi o zaman.

 

Hiçbir durum onun geri planda kalmayı seçmesine meydan vermemeliydi. Benim kızım her zaman girişken, konuşkan, atak olmalıydı. Çünkü ancak böyle olursa yaşadığı olayları etkilediğini hissedebilir, yaşadıklarından dolayı mutluluk duyma olasılığı artabilirdi. Hızlı adımlarla sınıfa yaklaşırken neler söyleyeceğimi tasarlamaya çalışıyordum.

 

Kapıdan içeri girdiğim sırada gördüğüm manzarada herhangi bir olağan dışılık farketmedim önce. Çocuklar yine büyük bir grup halinde toplanmıştı ve tam bir sessizlik vardı. Oynadıkları oyuna devam ettiklerini sandım. Sonra onu aradım arka sıralara doğru bakınarak. Göremedim. Çocukların oluşturduğu kocaman bir öbek dışında sınıfta kimse yoktu. Onu grubun içinde aramak nedense aklıma gelmemişti. Alçılı koluna ilişkin duygularını –daha doğrusu bu konudaki kendi yargılarımı- çok fazla abartmış olmalıyım.

 

Herhalde tuvalete gitmiş olmalı dedim içimden ve kendimi daha da kötü hissettim o anda, bunu daha önce düşünemediğim için. Öğretmeninden ya da bir arkadaşından yardım istemiş olmasını umabilirdim ancak, yapabileceğim başka bir şey yoktu.

 

Neden sonra içeriden, kalabalık çocuk grubunun arasından tanıdık bir ses çalındı kulağıma. Önce bir şey anlamadım, fakat kulak kabartınca kendimi bir anda çocukların arasında karışmış buluverdim.

 

Bu ses benim biricik kızıma aitti. Grubun en orta yerindeydi ve oturmuştu. Öteki çocuklar çevresini sarmış onu ayakta dinliyorlardı.

 

Nasıl da hararetle anlatıyordu başından geçenleri. Tüm çocuklar dikkat kesilmiş onu dinliyordu. Sağlam kolunu kullanarak muayenenin nasıl yapıldığını, röntgen masasına nasıl yatırıldığını ballandıra ballandıra açıklıyordu: Canı yanmıştı ama hiç ağlamamıştı.. Ne olacaktı canım, dirseği birazcık incinmişti işte, hepsi o kadardı.. Hatta annesi ve babası çok ısrar etmişlerdi kızım sen okula gitme, iyileşinceye kadar evde kal diye ama o böyle ufak tefek şeyler için okulu asmak istememişti..

 

O anda duyduğum rahatlamayı sözcüklerle anlatmam olanaksız. Büyük bir sıkıntıdan kurtulmuştum. Geri dönmemiş olsaydım o günüm ve belki de daha sonraki günlerim kötü geçecekti.

 

Sözünü bitirmesini bekleyecektim aslında. Fakat benim varlığımı farkettiği için utangaç utangaç gülümseyip başını önüne eğerek susuverdi.

 

Çevresindeki çocukları aralayıp sarılıverdim ona, öpücüklere boğdum. Bir yandan da sevinçten dolan gözlerimi saklamaya çalışıyordum. Onunla gurur duyduğum sayısız anlar yaşadım daha sonraki yıllarda. Fakat anılarımın arasında bu olayın çok farklı bir yeri var.​​​​​​

© 2026 Abidin Sönmez. Tüm Hakları Saklıdır.  [Telif Hakları ve Kullanım Şartları]

bottom of page