top of page
Kumlu Dalgalı Doku

SEKİZ YAŞINDAKİ DEV

Kaç yaşında olduğunu sorarken bunun aslında son derece anlamsız, boş ve gereksiz bir soru olduğunu biliyordum. Kuru gevezelikten başka bir şey değildi. Laf olsun diye sorulmuş olduğu her sözcükten belliydi. Onunla konuşmak istemiştim, hepsi bu. 

 

Sanki o da bunun farkındaymış gibi duymazlıktan geldi, başını bile kaldırmadı. Aslında sorumu işitip anladığından emindim, ama üstelemedim. İnce kolları, esmer elleri derme çatma boya sandığının üzerine koyduğum ayakkabıyı sırayla fırçalarken ben soruma yanıt bekleyen gözlerle ona bakıyordum.

 

Önemli bir iş gören insanlardaki özen; düzenli, ölçülü ve kendine güvenen tavır ona bambaşka bir hava veriyordu. Burnunu çekerken bile yüzündeki bu anlatım değişmiyordu. Alnını biraz da kendini zorlayarak kırıştırıyor, arada bir, tek eliyle fırçalamayı sürdürürken diğer eliyle de pantalonunu çekiştirerek ayağını geri çekiyordu. Hani oturarak çalışanlar ara sıra yaparlar. Bu hareketi onu benim gözümde iyiden iyiye büyütüyordu. 

 

Bir süre öne arkaya gidip gelen fırçayı izledim. Beni önemsemiyordu bile, davranışlarında bir olgunluk, bilmişlik, bir başkaldırı vardı. Boyacılığı uzun süredir yaptığı belliydi. Bir an soruyu yeniden sormayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Fakat bir yanıt alamamış olmam beni rahatsız ediyordu. O ise bir an önce işini bitirmek istermiş gibi -gibisi fazla, bu çok belliydi- çabuk çalışıyordu. Uzunca bir sessizlik oldu. Nedense ondan çekiniyordum. Garip bir duyguydu bu, ama gerçekti. 

 

Sonunda dayanamayıp "Hı?" diye soracak oldum. Aynı anda "sekiz!" dediğini işittim. Sanki ikimiz aynı anda konuşmaya karar vermiş ve konuşmuştuk. Canı konuşmak istemiyordu, belliydi. 

 

Fırçalar dirseklerine ulaşıyordu, yüzü ve elleri boya içindeydi. O sesin ondan çıktığından kuşkulanmışım gibi "sekiz mi?" diye soracak oldum. Kibirli bir tavırla " Hı hı.." diye yanıtladı beni, bu arada başını da salladı. Birkaç saniye sonra tek ve çok kısa bir an gözlerime baktı. O kadar kısa sürede gözlerimin yerini nasıl buldu ve o bir anlık sürede o kadar çok şeyi bana nasıl anlatıverdi şaştım. Bir anda kafamın içindeki tüm sorular yanıtlanmıştı sanki. Ona başka şey sormama gerek yoktu artık.

 

Küçük ayaklarına, alnına dökülen saçlarına, siyah tebeşir parçalarına benzeyen hızlı parmaklarına bakıyor, ömrümde hiç görmemişim ve bir daha da hiç görmeyecekmişim gibi her hareketini dikkatle izliyordum. Boyanın bitmesini istemiyordum. Bu soğuk kentte beni bu denli oyalayan pek az şey olmuştu o güne dek.

 

Ayağımın altına inen fırça darbeleriyle kendime geldim. Ayakkabı boyacılığı işinde bu darbelerin anlamı “bu ayağını kaldır ve sandığın üstüne diğer ayağını koy” demekti. Biliyordum, o yaşlardayken ben de boyacılık yapmıştım ama nedense ayağımı değiştirmeyi akıl edemedim, başka düşüncelere dalıp gitmiş olmalıyım.

 

Bir süre anlamaz anlamaz baktım. Fırçayı öyle ustalıkla kullanıyordu ki yukarı kalktığında ayağıma, aşağı indiğinde boya sandığına çarpıyor, taş sokaklardan geçen faytonların sesine benzer bir ses çıkarıyordu. Dalgınlığımla alay eder gibi yüzüme dik dik bakıyordu. Gözlerinin içinde bir yerlerde ince bir gülümseme vardı, sanki benim saflığımdan garip bir tad alıyormuş gibiydi. Sandığın üzerine öbür ayağımı koydum.

 

İşini bitirdiğinde ayağımın altına parmağıyla şöyle bir dokundu, işim bitti demek istedi. Ben ayağımı indirirken o çoktan eşyalarını toplamaya başlamıştı bile. Boyayı cam şişeden çıkarmak için kullandığı düzleştirilmiş çay kaşığını, kapkara süngerini, kocaman fırçalarını hızlı hareketlerle yerlerine koydu. Sonra birden yavaşladı, son derece rahat ve vurdumduymaz görünüyordu şimdi. Az önceki çabukluğu yok olup gitmişti. O haliyle onu, avını yakalayıp yutuveren, sonra da yavaş yavaş süzülerek yüzmeye devam eden iri bir balığa benzettim. Uzaklara, çok uzaklara bakıyordu. Gözleri hafif kısık, yüzü sert ve kendine güvenliydi. Sorumluluklarının farkında olan, hatta fazlasıyla farkında olan bir insan hali vardı üzerinde.

 

Uzattığım paraya uzunca bir süre baktı almadan önce. Sonra ceketinin iç cebinden dikkatle paralarını çıkardı. "Üstü kalsın" diyecektim, bir türlü söyleyemedim. Sözcükler boğazımda düğümlendi kaldı. Onu incitebileceğimi düşündüm sanırım. Aslında ondan çekiniyordum. Sekiz yaşındaki olgunluğu beni ürkütüyordu. Ufacık ceketin ve pantolonun içine zorla sıkıştırılmış kocaman bir adam gibiydi. Önce paranın üstünü uzattı sonra benim verdiğimi aldı, güzelce katlayıp iç cebine yerleştirdi. 

Görünmez oluncaya değin baktım arkasından. Omuzuna astığı boya sandığı dizlerine kadar geliyor, zaman zaman incecik bacaklarına çarpıyordu. 

Birden kendimi çok yalnız hissettim. Boyanın bitmesi canımı sıkmıştı. Sanki ben çocuk olmuştum, o büyük olmuştu. Gitmesini istemiyordum. Yıllar önce onun yaşlarındayken annem ve babamın birkaç günlüğüne başka köylerdeki yakınlarımızı ziyarete gittiği zamanları anımsadım. Beni kardeşlerimle birlikte köyde bırakır götürmezlerdi, “okulun var, sen kal” diyerek. Ağlamalarım sızlamalarım para etmezdi. O sırada hissettiklerim şimdiki duygularımdan farklı değildi sanki.. Derin bir nefes aldım. Akşamın serinliğini iyice duymaya başlamıştım.

© 2026 Abidin Sönmez. Tüm Hakları Saklıdır.  [Telif Hakları ve Kullanım Şartları]

bottom of page