top of page
Dingin Okyanus Gün Batımı

TEYZE'NİN YERİ

İzmir Belediyesi Öykü Yarışması Ödülü.​

Gözlerini iki adımlık uzaklıktan bile seçmenin olanağı yoktu. Yuvarlak ve dolgun yüzünün ortasındaki belli blirsiz burun çıkıntısının tam üzerindeydiler. Yumuk yumuk, tombul bir bebeğin gözlerini andırıyorlardı. Oysa hiç yoksa altmış beş yaşında vardı. Saçlarına belli ki kına yakmıştı. Başını tümüyle kapatmayan yemenisinin altında kırmızı-kahverengi arası bir tonda, düzgün, taralı ve tertemiz görünüyordu saçları. Devinimleri o denli hızlıydı ki. Üstelik durmadan sigara içiyordu.

 

Arkalıksız, çocuk iskemlesini andıracak küçüklükteki iskemlede oturmuş bir yandan elime tutuşturduğu köfteli ekmeği yiyordum, bir yandan da onu izliyor, daha doğrusu izlemeye çalışıyordum. Çünkü çok hareketliydi, her yaptığını ayırdetmek zordu, bu arada durmadan konuşuyordu:

 

"Boğazıma sanki gazel yapışmış gibi. Gazel nedir bilir misin? Çalı yaprağının kurumuşuna gazel deriz biz. Küçük olur, kenarı çepeçevre dikenle kaplıdır. Hasta mı olacağım kimbilir. Nezleden yeni kurtuldum ama... Çay istemez misin sen? Kuru kuru gitmez o yavrum. Dur ben sana taze bir çay getireyim. Ama istersen biraz bekle, iyice oturmadı daha. Namazdan çıkacakları zamana denk getirmeye çalışıyorum. Çayımı içmeden gitmezler. Ne yapayım her işin bir cilvesi var kendine göre..."

 

Terlemiyordu, oysa çok sıcaktı. Ayrıca kulübenin içi daha sıcak olmalıydı çünkü köfteleri kömür ateşinin üzerinde pişiriyordu ve kulübe çok küçüktü.Kulübenin yeni yapıldığı belliydi, düzgün kesilmiş tahtalar daha tam olarak kurumamıştı. Eski masa ve iskemlelerle karşılaştırıldığında kulübenin yeniliği kendini daha çok belli ediyordu. Çayı küçük tüpün üzerinde duran temiz ve şirin ev çaydanlığı ve demliğinde hazırlıyordu. Kulübenin içinde ancak bir kişinin ayakta durabileceği kadar yer vardı. Küçücük penceresinin camında, yeşil ve kırmızı boya kullanılarak yazılmış "teyzenin yeri" yazısı hemen göze çarpıyordu. Fakat cam ters takıldığı için olsa gerek, yazı ayna görüntüsü gibi tersten okunabiliyordu ancak.

 

"Kazandığın sana yetiyor mu?" diye soracak oldum, hemen sözü ağzımdan aldı: "Yetmeyip ne olacak, on yıldır bu işi yapıyorum, önceleri yalnız yaz aylarında çalışırdım, şimdi yaz kış fark etmiyor. Bu turizm işi çok sardı. İri iri yabancılar geliyor buralara. Yarım ekmekle de doymuyor iki tane birden alıyorlar. E, çay da var, isteyene gazoz, kola. İkindi üzeri oturtacak yer bulamıyorsun, kızlı erkekli doluşuveriyorlar.. Köftelik eti bir gün öncesinden hazırlarım ben. Dinlendiririm. Yoksa tadı olmaz ki. Bak, sen dün de gelmiştin, önceki gün de. Beğenmesen gelir miydin? Gelmezdin. Bu zamanda her iş böyle..."

 

Onun sigarasını eline alışını kolluyordum. Çünkü ancak sigarayı ağzına götürüp bir iki nefes çektiği zaman susuyordu ve ben soru soracak ya da bir şey söyleyeceksem o anı kollamaktan başka seçeneğim yoktu.

 

Dulmuş. Kocası yıllar önce bir trafik kazasında ölmüş. Bir oğlu varmış ama uzaklara gitmiş. Onun deyimiyle yabana. Bari evlendireymiş, gözleri açık gitmezmiş. Hayırsız evlat demiyormuş ama insan yılda bir kez olsun anacığını görmek için gelmez miymiş. Oğlu gelmiyormuş.

 

"Sağ olsun evinde olsun. Ne yapayım. Kimseye muhtaç değilim çok şükür. Kendim çalışıp kendim yiyorum. Kalk diyenim yok, göç diyenim yok. Burada olsaydı iyi olurdu ama, kendine göre bir bildiği vardır herhalde."Sesinin titremesine dayanamayıp sözünü kestim. Yoksa gözleri yaşaracaktı, emindim. Oğlunun onu hiç arayıp aramadığını sordum."Arar" dedi. "Bayramlarda telefon eder. Sağolsun komşum çağırır, konuşuruz. Bende telefon yok. Hem olsa neye yarar, çevirmesini bilmem, açmasını bilmem. Okumam yok diye mektup da yazmaz.

 

"Önlüğünden başka bir de havlusu vardı, beline asmıştı, arada bir ellerini kuruluyordu. Tezgahı ve üzerindeki her şey pırıl pırıldı. Su ve çay bardakları, sürahi, kül tablaları, boy boy bıçaklar, tabaklar, sebzeler ve öbür gereçler. Hepsi de en ucuzundan alınmışlardı ve tertemizdi. Toz kalkmasın diye kulübenin önüne sık sık su atıyor, tek tük ortaya çıkan sinekleri elinin tersiyle kovalıyordu.

 

Onun konuşma hızına göre uzun sayılabilecek bir sessizlik oldu. Düşüncelere daldığı belliydi. Masalardan birindeki kül tablasına koyduğu sigarası kendi kendine yanıyor, beyaz, minik bir fil hortumuna benzeyen kül artığına dönüşüyordu. Üzülmesine neden olduğum için kendime kızdım. En duyarlı olduğu konuyu eşelemiş incinmesine yol açmıştım. Hemen konuyu değiştirmeli, onu yeniden eski neşesine döndürmeliyim diye düşünüyordum ki.. "Okey mi!" diye bağırdı. Önce bana söylediğini sandım, yanılmışım. Deniz giysileri içinde bir turist gelmişti, ona sesleniyordu. Adam yorgun bir yüzle onu yanıtladı ve iskemlelerden birine çöktü. Otururken başıyla beni selamladı.

 

Kulübenin içinde arı gibi çalışıyordu. Birkaç kez girdi çıktı. Gülümsüyordu, gülümsüyor olması beni bir çocuk gibi sevindirdi. Koşarak karşıdaki bakkaldan bir şişe kola getirdi, turistin önüne koydu, içeriden bir de bardak verdi. Derken yeniden konuşmaya başladı:

 

"Anlamadın değil mi?" dedi gülerek. "Okey mi demek 'her zamankinden mi istiyorsun' demek. Üç beş yıldır yazları gelir buralara bu. Alaman mı, İngiliz mi bilmiyorum o kadarını. Yalnız çok sessiz. Gavursa gavur, iyi insan yüzünden belli oluyor. O gülümser ben gülümserim, dil diş bilmem ki, ne yapayım. İlk geldiğinde olacak, buna köfte ekmek verdim, okey dedi bana. Ben okey de demek bunların dilinde herhalde köfte demek olsa gerek diye düşündüm. Meğer hep söylerlermiş konuşurken. Ne bileyim. Senin anlayacağın o zamandan bu yana benim köfte ekmek oldu “okey”. Ne yaparsın çocuğum, biz de böyle vakit geçiriyoruz işte. Bu garibim her gün gelir, köfte ekmek yer gider. Kim bilir belki yoksuldur, pahalı lokantalara gidemiyordur ya da benim köftemi beğeniyordur belki, ne bileyim."

 

Birden hareketleri hızlandı. Bardakları dizdi, süzgeci hazırladı, çıktı masaların tozunu aldı. Kulübenin hemen yan tarafındaki camiden çıkanları görünce telaşın nedenini anladım. Kısa bir süre sonra bütün masalar doldu. Gelen selam veriyor, "teyze çay" deyip oturuyordu.

 

Gelenlerin hepsiyle tanışıyordu. Bir yandan çay yetiştiriyor bir yandan konuşuyordu onlarla. En çok onun sesini işitiyordum. Az aşağıda, elli altmış metre ileride bambaşka bir dünya vardı. Kıyıda tekneler diziliydi, satıcılar, turistler, ellerinde koca koca ses üreteçleri ile genç grupları, çıplak ayaklı ve durmadan ağlayan çocuklar, üst üste konmuş gibi duran manav, kunduracı, lokanta ve benzeri dükkanlar..

 

Teyzenin yerinde ise bütün olan bitene ilgisiz görünen kasaba sakinleri kendi yaşamlarına dalmış gülüşüyor, şakalaşıyordu. Yaşlılar başta olmak üzere çoğu aşırı sıcağa karşın ceket giymiş, şapka takmıştı. Bir bakışta yabancı olmadıkları, buranın yerlisi oldukları anlaşılıyordu. Tarla, bahçe ve öbür günlük işlerden konuşuyorlardı. Kasabanın son yıllarda yaşadığı değişimin bilincindeydiler. Fakat kendilerini bu değişimden ayrı tuttuklarını, gelişmeden çok "curcuna" olarak adlandırılabilecek bu yeni olguya biraz uzak durduklarını sezinlemek zor değildi. Sanki yadsımak, görmezden gelmek ister gibiydiler. Olgunca bir hoşgörü vardı bakışlarında.

 

Aralarında geçen konuşmalardan teyze ve yeri hakkında birçok şeyi öğrenmiştim: İlk başladığında kulübesi yokmuş. Hafta sonlarında denize girmeye gelenlere evinde yaptığı çayı, köfteyi, böreği satarmış, koluna taktığı sepetin içinde. Derken yazları cami avlusunun sokağa bakan kapısının yanına ufak bir tezgah kurmuş. Yaşlı olduğu için ona yardımcı olmuşlar, aradan zaman geçip işler açılınca bu kulübeyi yaptırmışlar ona. Ancak buradan da çıkmak zorundaymış. Kulübesinin bulunduğu alana büyük bir bina yapılacakmış.

 

"Daha neler göreceğiz bilmem ki. Benim kulübeciğimin kime ne zararı var? Zaten her yer bina. Burası da boş kalıversin, bu güzelim ağaçlara yazık değil mi? Az yukarıda yer dolu. Ben bu yaştan sonra ne yaparım, nereye giderim? Geçen gün yine gelmişlerdi, para vereceklermiş de, ev vereceklermiş de. Paraları da evleri de onların olsun! Çıkmayacağım, bakalım ne yapacaklar!"

 

Çayımı bitirip kalktım. Benden yalnız köfte için para aldı, ısrar ettim ama çay ücreti almadı, "çaylar benden olsun" dedi. Üstelemeyi düşündüm. Göz göze geldik. Uslu bir çocuk gibi teşekkür edip ayrıldım ve insan yığınının arasında daldım.

 

Kalabalık, gürültü ve karmaşaya karşın akşam üstünün çekiciliği insanı etkiliyordu. Deniz insan kaynıyordu. Yüzen, oynayan, karnını doyuran, kıyıda tekne turlarının reklamlarını okuyan, arabasını temizleyen, tozu dumana katarak gelen araçlardan kaçışan..

 

O küçük kasabadan ayrıldığım gün içi tıklım tıklım turist dolu onlarca otobüs kasabaya giriyordu. Artık bir şeyi iyice anlamıştım: Teyzenin Yeri’nin hiç şansı yoktu..

© 2026 Abidin Sönmez. Tüm Hakları Saklıdır.  [Telif Hakları ve Kullanım Şartları]

bottom of page